kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2011 Pazar

evet yarin pazartesi (alinti)

"...ertesi gün sıkıcı bir sabaha başlayacaktı. kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘iş avutur’ derdi babası. o böyle avuntu istemiyordu. bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendini tekrarlıyordu. yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahattı. çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. ne kolaydı onlara uymak! gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. çabasız. ama biliyordu: yetinemeyecekti. başka şeyler gerekti. güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi..."

yusuf atılgan, aylak adam, s. 41

8 Aralık 2011 Perşembe

Yerdeniz Uclemesi


Gece gece ursula k. le guin kitaplari okumayi cok ozledigimi farkettim ve yine cok sevdigim meltem gurle'nin bi yazisinda da bahsettigi gibi ursula teyzem alisveris listesi yapsa onu bile okurum diyecegidim ki yerdeniz beslemesinin 4.sunu ve 5.sini hala okumamis olmami neyle aciklarim bilemedim. madem bu kadar seviyorum, gidip konusamayacagima gore (oehh layti!) 2009'da kitaplari okuduktan sonra ne hissetmisim bi goz atayim dedim, ve hemen asagiya kopyaladim.

- - -

bazı kitapları okuduktan sonra "niye bitti ki şimdi bu" diye üzülürsün ya, yerdeniz üçlemesi de işte o hiç bitmesin istenilen kitaplar listesinin ilk sıralarındadır. en son tutunamayanlar'ı okuduktan sonra yol arkadaslarım selim ışık ve turgut özben'den ayrılmak çok koymuştu. şimdi de yerdeniz'den sonra ged, tenar ve arren'den ayrılmak, o büyünün içinden dışarı çıkmak çok zor geldi. ged kapatma rünü yapsaydı da üçlemenin içinde kilitleseydi keşke beni. gont adasından ged ile birlikte yolculuğa çıkıp oigon usta ile bilgeliğin sırlarına ulaşabilmeyi, oigon'un yanından ayrılırken "hamdım piştim yandım" diyebilmeyi ne kadar isterdim. daha sonra tenar'a yol arkadaşı olup onun yalnızlığını paylaşabilseydim karanlıklar içinde. ged'le arren'le birlikte ufkabakan'a binip okyanuslar üzerinde günlerce seyahat edebilseydim. hatta tenar'la oigon usta'yı da yanımıza alırdık, çantamızda bulunan sokak simitlerinden bir yandan acıktıkça yiyerek bir yandan da martılara atarak yolculuğumuza devam ederdik. evimiz ufkabakan olur, üstümüzde yıldızlı gökyüzü.. bir insan daha ne ister ki?



yerdeniz büyücüsü, yerdeniz üçlemesi/beşlemesinin ilk kitabıdır, orjinal adıyla "a wizard of earthsea". ilk olduğundan belki de en bi sevdiğimdir üçleme içinde. ged'in büyümesine şahit olurken, onunla birlikte büyüdüğünü hissedersin. onun gölgeyle savaşında kendi gölgelerimizin nasıl da kölesi olduğumuzu fark ettirir insana. bu savaşı o kadar güzel somutlaştırmıştır ki ursula le guin, kendinle savaşmanın bütün düşmanlarla savaşmaktan çok daha zor olduğunu bir kez daha idrak edersin.

ayrıca kitapta le guin kişilerin gerçek isimlerini bilmenin öneminin üstünde çok durur. "kim bir adamın ismini biliyorsa, onun hayatını avuçlarının içinde tutuyor demektir" der. tam bu noktada insanın aklına elif şafak'ın araf'ı gelir. onda da "aşık olmak sevgilinin isimlerini kendine mal etmektir, aşkın bitmesi ise isimlerin iadesi. isimleri insanların varoluş kalelerine uzanan köprülerdir. birinin adını öğrenmek varoluşunun yarısını ele geçirmektir, gerisi parçalar ve ayrıntılardan ibarettir." diyordu. acaba elif şafak, ursula le guin'den mi etkilendi diye düşünmeden edemiyor insan.


bunlar da ursula asiklarina altin vurus niyetine:


5 Aralık 2011 Pazartesi

saatleri ayarlama enstitüsü



bazı kitapların okunması için belirli bir zamanı olduğuna ciddi ciddi inanıyorum. yani o kitabı kendi yeri ve zamanında okuyunca kişiye ifade edeceği anlam da ona göre değişiyor. "saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insan, yani zaman ve mekan, insanla mevcut" değil miydi zaten? saatleri ayarlama enstitüsü'nü lise yıllarımdayken okuduğumda, öylece "güzel roman" demiş olma ihtimalim yüksek. ama sonradan tekrar elime aldığımda ise hasta siempre diyorum, tanpınar'ın o nerdeyse altı çizilecek her cümlesine hayran kalmamak mümkün değil. romanın temel konusu toplum olarak modernleşme sürecine adapte oluşumuz! olmasına rağmen (daha sonrasında yazılmış olsa da) feci şekilde tutunamayanlar tadı aldım ben. nasıl tutunamayanlar'da turgut özbenliği'ni selim'in ışığında arıyorsa (bkz: tutunamayanlar/#5766979), saatleri ayarlama enstitüsü'nde de hayri irdal, halit ayarcı'nın ayarlarıyla (yani onun ışığında diyebiliriz) modernleşme sürecini bir arafta kalan, bir tutunamayan olarak irdeleyen kişi olarak karşımıza çıkıyor.

hayri irdal, bütün arafta kalanlarda olduğu gibi mutlu olmayı bir türlü başaramayan bir insan, bütün sıkıntılarından kurtulmuş olsa bile kendi kendine yeni dertler üretenlerden. kızının da dediği gibi kabahati üzerine yüklenen insanlardan olmuş hep. idealist, realiteyi göremeyen, hala eskide yaşayan bir adam. eskiye özlemi hep mevcut, ama yeniyi bırakmak da bir türlü işine gelmiyor. yani ne bir lokma bir hırkaya yanaşıyor, ne de fazilet/huzur gibi özellikleri barındırmaktan aciz olan yeni hayatını içine sindirebiliyor. aslında tıpkı çoğu insan gibi o da yeniliği kendisine ucu dokunmamak şartıyla seviyor.

halit ayarcı ise modernleşme olayını bütün kalbiyle inanan, her haliyle kabul eden ve de soyadıyla müsemma olarak ayarlarıyla dengeyi sağlayan, sağlamaya çalışan biri olarak karşımıza çıkıyor. toplumun ne istediğini çok iyi biliyor ve ona göre davranmasını da, yani etik olup olmaması çok umrunda değil. kitleler bunu istiyor, o zaman kitleleri bunu verelim mantığı hakim biraz biraz. ama başta da dediğim gibi buna kendisi de inanıyor, yani inanmadığı bir şeye kalkışmıyor. en basitinden hayri irdal'in sürekli irdelediği her olayda olduğu gibi, bir türlü kabul etmek istemediği baldızının iğrenç sesi üzerine yorumu bile bize bunu gösteriyor: "çirkin, diyorsunuz, binaenaleyh bugünün telakkilerine göre sempatik demektir. sesi kötü diyorsunuz, şu hâlde dokunaklı ve bazı havalara elverişli demektir. kabiliyetsiz diyorsunuz, o hâlde muhakkak orjinaldir."

tanpınar bu iki kişi ve onların çevresini anlatıyor göründüğü bu romanında o zamanların topluluk halinde rüya gören türkiye'sinin de aslında minik, trajikomik bir tasvirini yapmış bize. tabii bu tasvirleri yaparken o müthiş edebî yönünü görmezden gelmek çok büyük haksızlık olur. romanda geçen alelade bir adamın sesini tasvir ederken kullandığı şu cümleler bile kendine hayran bırakmak için yeterli: "ses diye işte buna derlerdi. bu halit ayarcı'nınkinin de üstünde, daha marifetli, daha kudretli, yüzlerce mâna ile zengin bir şeydi. hem iltifat ediyor, hem geriye alıyor, kucaklıyor, itiyor, üstüne çıkıyor, yan yana, kol kola yürüyordu." veya romanın kahramanının okul hayatının geçtiği yılları anlatırken yaptığı okul tasviri: "mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan "ne olacağım" sualini geciktirir. bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer." en basitinden bu cümleyi okuduğumda sadece kendi hayatımda bile "ne olacağım" sorusunu üniversite son sınıfa hatta daha sonrasına erteleyen bir sürü insan tanıdığımı farkediyorum, en başta kendim de buna dahil olmak üzere...

gece gece daha fazla uzatmayayım her tanpınar'la ilgili yazdığım entryde olduğu gibi bu sefer de geleneği bozmayarak; okuyunuz, okutturunuz efendim diyorum ve kitabın hemen girişindeki izzet molla'dan alıntı cümlelerle bu enrtyi noktalıyorum.


bihakk-ı hazret-i mecnun izâle eyleye hak
serimde derd-i hıredden biraz eser kaldı**


**kafamda akıl derdinden biraz eser kaldı, onu da hazreti mecnunun yüzü suyu hürmetine allah yoketsin (bkz: #13033805)


(10.03.2010)

out of place / yersiz yurtsuz

edward wadie said "yersiz yurtsuz"’u yani kendi kaleminden kendi hikâyesini, lösemi hastası oldugunu öğrendiği sıralarda hastalığıyla baş etme biçimi olarak verdiği tepkilerden biri olarak ve aynı zamanda onu siyasî hayatından olabildiğince uzaklaştırdığı için onu kamçılayan yepyeni bir heves olarak görüyor ve bu müthiş kitap ortaya çıkıyor.

bu yeni hevesi aslında kitabı yazdığı zamanki yaşamıyla, eskiye dair yaşamı arasındaki zamansal ve mekansal uçurumun iki yakasını bir araya getirme ihtiyacından kaynaklanıyor.
kitapla ilgili ayrıntılara geçmeden önce, kitap edward said’in yaşamı ve anıları çerçevesinde bir nevi o yılların ortadoğu’suna (filistin, lübnan iç savaşı, kahire, mısır,vs.) ve amerika’sına ışık tutması bakımından önemli. edward said son derece samimi, içten ve kompleksiz bir şekilde bütün hayatını döküyor ortaya.

kitabın büyük bir bölümünde çocukluğuna ve gençliğine yer vermiş said. 1 kasım 1935 yılında kudüs’te dünyaya gelmiş. 4 kız kardeşi var, baba işadamı, anne ev hanımı. annesiyle çok garip bir ilişkisi var, çoğu zaman annesine babasından çok daha yakın, hatta babasıyla aralarında köprü görevi gören anne. genelde yaramaz bir çocukluk geçirdiğinden evde anne-baba zaman zaman sıkı yönetim uyguluyor ama yine de zamanına göre çok fazla kitaba ve filme ulaşma imkanı var. annesiyle okumalar yapıyorlar, ve en sevdiği zaman dilimlerinden biri bu anlar. annesiyle garip bir ilişkisi var demiştik; edward said annesi yanında olmadıgında sevdiği bir şeyi yapmanın ihanet oldugu hissine kapılıyor çoğu zaman. ve yine aynı anne durduk yere “çocuklarımın hepsi de benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu” diyerek şaşırtabiliyor. annesi kardeşler arasında uzlaşmayı teşvik etmek yerine tam tersine genelde rekabete sebep oluyor. hatta annesiyle ilgili anlattıgı bir anektodu ister istemez akla gofret beyin’in “anneye fak yu demek” entrysini getiriyor :

“arapça konuşmayı kesip ingilizce’ye döndüğünde, ana dilindeki bağışlayıcılığı, nağmeli yakınlığı handiyse kapı dışarı eden, daha nesnel, daha resmi bir hava oluşuveriyordu birden (s.17)” ( http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=26427459 )

çocukluğunun büyük bir kısmını kahire’de geçiriyor yazları dûr ve filistin’e gittikleri de oluyor ama çoğunlukla kahire’de. kahire’de bir ingiliz okuluna gidiyor, okulundan nefret ediyor çünkü çoğu zaman orada mutsuz, diğer öğrencilerin onun mısırlı oldugunu düşünmelerine rağmen onu hep “iğreti” buluduklarını düşündüğünden olsa gerek. filistin ise hep aklının bir köşesinde. halası mısır’da filistinliler için çok ugrasiyor çoğu zaman da kimseden yardım almadan, bir başına bu insanlarla birlikte oluyor, onlar için elinden ne gelirse yapıyor. kısacası filistinli mültecilere kol kanat geriyor.

edward said çoğu zaman eğlenmesine fırsat bırakmayan programların, ödevlerin arasında kapana kısmış gibi hissediyor kendini, uykuyu pek sevmiyor bu özellikleriyle “allahım uykuyu sevmeyen insanlar da varmış demek ki bu dünyada” dedirtse de tavlada pulları olması gereken yerlere koymak için hep eliyle sayması, ve nişan alırken tek gözünü kırpamaması gibi özellikleriyle de yalnız değilmişim dedirtiyor. hatta ortaokul yıllarındayken fen bilgisi dersinde mikroskoba tek gözümü elimle kapamadan bakamayışımı aklıma getiriyor.

ona "edward" veya "said" denilmesinden hangi ülkede veya nasıl bir okulda oldugunu anlayabildiğimiz edward said’e “ed” denilmeye başlandığı anda anlıyoruz ki artık amerika’da. yüksek öğrenimini tamamlamak üzere princeton üniversitesine başlıyor, daha sonra masterını ve doktorasını da harvard üni.de devam ediyor. doğal olarak kendini burada da yabancı hissediyor. amerikalılarla ilgili düşündükleri de; genelde onların samimiyetten ve derinlikten yoksun olduklarını hissediyor ve onların samimiyet zannettiklerinin yüzeysel bir şakacılıktan ve takım arkadaslarına özgü şişirme bir coşkudan ibaret oldugunu düşünüyor.

enetellektüel kimliğine ayrıntılı bir şekilde değinmese de kitaptan sonra akılda kalan lukacs, sartre, heidegger, kierkegaard, nietzsche, freud gibi düşünürler, müzikte ise özellikle beethoven ve wagner’in ele alındığı her türlü eserin edward said’in oldukça ilgisini çekmesi onun entelektüel kişiliği hakkında yeterince ipucu veriyor.

kitabın sonlarına doğru anlıyoruz ki said’in hep şikayet ettiği “yabancı” veya “yanlış” olmayı artık pek sallamadığını hatta “doğru”, “yerli yerinde” olmaktansa yersiz yurtsuz dolanıp durmayı, bundan böyle de hiçbir yerde kendini pek de evinde hissetmeyecek olmayı daha iyi bulduğunu görüyoruz.

(18.02.2009)  

masumiyet müzesi

bayram tatili için yola çıkacağım için yolda okumalık aklımda birkaç kitap varken onları bulamayıp "ne alsam, ne alsam" diye düşünürken, gözüme çarptığı için o anda almaya karar verip -3,4 gün içinde okuduğum- akıcı bir orhan pamuk romanı. çok fazla reklamı yapıldıgından mıdır, ya da sözlükte gördüğüm kitabın 2. cümlesi gibi eleştirilerden midir bilmem beklentilerim çok yüksek değildi açıkçası, ama okuduktan sonra çok muhteşem bir kitap diyemesem de kötü bir kitap olduğunu söylemek de haksızlık olur.

roman, 70'li 80'li yılların türkiye'sinde geçiyor. romanın ana konusu takıntılı bir aşk ta olsa bu aşkın gerisindeki o yılların istanbul'unu anlatması bakımından da önemli. nedir bu geri plandakiler; peyami safa'nın fatih-harbiye'si ya da ahmet hamdi tanpınar romanlarından alışık oldugumuz modernleşme ve özentilik arasındaki gitgellerimiz, ne tam batılı ne de doğulu gibi davrandığımız (özellikle bunun üstüne basılıyor; roman kahramanlarının bazılarının kılık kıyafet olarak tam bir batılı gibi görünse de, hatta batı'da eğitimini tamamlamış olsa da kafa yapısı olarak hala "elalem ne der" diye düşünmekten öteye gidememeleri) şehirlilerin taşralıları küçümsemesi - daha doğrusu sonradan bir şekilde zengin olup anadolu'dan gelenlerin istanbul sosyetesine karışmalarını sindirememeleri, ve yine modernleşme çerçevesinde bazı tabulara olan yaklaşım; bekaret vs., türkiye'de her 10 yılda bir yapılan ihtilaller, sokağa çıkma yasakları, özgürlükler...

özgürlüklerle ilgili, roman kahramanınlarından birinin o yıllardaki sinemalardaki sansür kurulundan bahsederkenki şu cümlesi günümüzde de ne kadar özgür oldugumuzu göstermesi açısından dikkate değer:

"hayal hayati'ye göre islamiyet, atatürk, türk ordusu, din adamları, cumhurbaşkanı, kürtler, ermeniler, yahudiler ve rumlar hakkında hoşa gitmeyecek yorumların ve edepsiz aşk sahnelerinin dışında, türkiye'deki sinema aslında özgürdü. (s.368)" [günümüzdeki özgürlüklerle ilgili ilk akla gelen örnek için: (ara: youtube* engellenmesi*)]

bunlar dışında aslında bir aşk romanı demiştik; romanın kahramanı aşkını "eşya"larla anlatıyor bize, ki masumiyet müzesi fikri de bu eşyalardan ortaya çıkıyor; "çinliler eşyaların ruhu olduguna inanırlarmış" (s.422) derken nasıl bir yerde bir müzik duydugumuzda o müziği daha önceden dinlediğimizdeki yaşanmışlıklar aklımıza geliyorsa, aynı şekilde eşyaların da o yaşanmışlıkları hatırlatacağını üstüne basa basa gösteriyor. öyle ki bu eşyaların her biri tek tek bir "an"a tekabul etmekte (4213 izmarit, 1593 akşam yemeği gibi) ve aristo'nun dediği bunları birleştiren çizginin de "zaman" oldugunu fark etmek kimi zaman can acıtıcı olabilmekte. işte roman da roman kahramanının bu gerçeği idrak etmesiyle; yani "eğer anları birleştiren çizgi zamanı oluşturuyorsa, eşyaları birleştiren çizgi neden bir hikayeyi oluşturmasın" demesiyle ortaya çıkıyor.

(09.12.2008 21:08)

leibniz üzerine beş ders


gilles deleuze'nin 5 dersini içeren, ulus baker tarafından türkçeye çevrilmiş kabalcı yayınevi kitabı. okuduğum ilk deleuze kitabı olmasına rağmen benim için bir bakıma deleuze'e giriş kitabı da olmayı başardı. çünkü deleuze okuruyla bütünleşmesini bilenlerden; kitap derslerden oluştuğu için de koptugunuz anda deleuze yakalıyor sizi hatta o kadar ki kendinizi deleuze ile konuşurken bulabilirsiniz. gerçi bazı yerlerinde de ne diyor bu adam diye şaşırıp kalabiliyorsunuz. bir örnek vermek gerekirse; 3.dersin ortalarında derse bir müdahele olur ve deleuze'nin tepkisi;

"... ya... vah vah...yazık.. beni perişan etti... biliyorsunuz, konuşmak çok kırılgan bir şey. yazık.... ah yazık... istersen bir gün seni bir saat bırakayım, konuş; ama şimdi değil... yazık... kara delik gibi..." (bu dersi canlı dinleyenlerden biri olsaydım, sanırım bu konuşmadan sonra gülmekten iptal olup dersi dinleyemezdim)

"felsefe yapmak kavramlar yaratmaktır!" kitabın çoğu yerinde karşımıza çıkacak olan mottosu. deleuze felsefe kavramlar yaratmaktır, filozof da kavram yaratandır der. işte bu açıdan leibniz önemlidir ona göre çünkü o en olmayacak gibi kavramların yaratıcısıdır. leibniz muhatabına göre yazar. muhatabının zekasına ilşkin bir tahminde bulunup ifadelerini buna göre şekillendirir. başka bir derste de der ki leibniz in metinlerinden sakınmak gerek, çünkü bu yazılar her zaman belli kesimlere ve hitap edilen kişilere uyarlanmıştır. yani yargılamadan önce kime hitap ediyor acaba burada diye düşünmek gerek. bu açıdan spinoza'dan farklı leibniz, leibniz muhatabına göre yazarken spinoza sadece filozoflar düşünürler için yazıyor; her seviyeye ineceğim diye uğraşmıyor.

kitabın büyük bir kısmında analitik önerme ve sentetik önerme nedir ne değildir diye bahseder. bunun için; (bkz: felsefenin öyküsü/#6563082). (burada immanuel tolstoyevski çok güzel açıklamış, tekrar aynı şeyleri söylemeye gerek yok sanırım)

leibniz deyince akla gelen bir başka şey de muhakkak ki calculus’tur. bu kitapta da 2.dersin sonlarına doğru differential equations for dummies yapılmıştır ki dadından yenmez. diferansiyel hesaplamanın mantığını çok güzel özetlemiştir. kısaca göz atarsak der ki; elimizde bir denklem var ve biz de burdan dx ve dy diye bir şey üretiyoruz, bu dx ve dy ler sonsuz küçük niceliklerdir. yani ne demek bu; dx x ile karşılaştırıldıgında o kadar küçüktür ki x için dx=0 dır. aynı şey y için de geçerli tabi. x'e göre dx=0 dedik ama bakıyoruz ki dx/dy = 0 diyemiyoruz, yani dx, x'e göre bir hiç, dy de y'ye göre bir hiç ama dy/dx bir şey yani ifade edebileceğimiz bir nicelik. normalde y^2 ile x i karşılaştıramazken bu dy/dx oranı bize bu olanağı vermektedir. bu da fiziksel gerçeklik ilke matematiksel hesabın iç içe geçmesini sağlayan şeydir.

özetlersek leibniz üzerine beş ders güzel bir kitaptır. öncelikle leibniz’i tanımak ve sevmek ardından da deleuze ile tanışılmadıysa deleuze’u tanımak ve sevmek için güzel bir fırsattır. deleuze'un bu ders kayıtları kant üzerine dört ders ve spinoza üzerine onbir ders şeklinde devam etmekte. 


(20.10.2008 01:37)